Yazdır

Hep bir „Fakat“ gizleniyor..

Yazar: Administrator Aktif .

 

bagindeElif ORHAN

"... bu  işte, bu suyu hiç mi hiç  unutmam, tıpkı sevdiklerim gibi, vefa borcu gibi yanıbaşımda hep taşırım...

Hep bir „Fakat“ gizleniyor..

 

 

Bir akşam vaktiydi yola düştüğümüz zaman....
Yıldızlar gökyüzünde inci parçaları misali ışıldayıp cilveli  kız çocukları gibi nazlı nazlı raks ediyor ve  adeta göz kırpıyordular.
Yaz ortası olmasına rağmen akşam serinliği insanın içini titrretecek kadar soğuktu,  neise ki  hızlı yürüyüş ve oluşan tuhaf yorgunluk  içimizi ısıtıyordu...
Yolculuğun gecikmesi Ay’ın  doğmasına göre ayarlanmıştı...
Doğunca da dizilen yolcular sesiz sakince çıt çıkarmada sakınarak yola koyuldular.
Tek gelen ses rüzgarın sesi ve  meşe ağaçları temasında olusan hısıltılardı.

Yorucu bir günün yorucu gecesini devirmek üzereydik.

Nerede edindiğimi hatırlamadığım ve hala  da sürdüğüm alışkanlığımla yanında geçtiğim ağaç, ot ve çiçeklere hafif dokunur, usulca bir tutamını kopardım.



Arkada gelen arkadaşın uyarısıyla elimi çektim.

Nefes nefese bir tepeyi daha tırmanınca baktım uzak bir hayal gibi de olsa bana tanıdıktı buralar...
Biraz daha ilerlenince evet şüphem kalmamıştı tanıdık, bildiğim diyarlardı.

Yorgunlukta tıkanan nefesim aniden yerini daha hızlı gitme istemine bıraktı.

İçim içime sığmiyordu,  fakat içimdeki özlem, biriken heyecanı biriyle paylaşmaktan da çekiniyordum...

Evet ya burada  yaman bir çığlık saklı olmalı ki gözlerim ve yüreğimdeki sevinci  saklama zorunda kalmamdı.

Halbuki sevinçler, sevgiler, mutluluklar paylaşınca anlam buluyor, yoksa yanlızca ben mi bunu hisediyordum, bilinmez ki.

Sevincimi, merak ve özlemimi bastırmaya çalışam da ayaklarıma, yürüyüşüme yansımış olmalı ki bir iki arkadaş uyarmak zorunda kaldılar...

Heyecanımı  frenliyerek önüm sıra giden ayak izlerini  sakince izliyerek yol aldım.

Uzunca bir dere yatağını geçip kırık bir yoldan ilerlerdik...

Sağa sola serpiştirilmiş gibi yarı yıkık evler isyana durmuş gib sesizliğe gömülmüştüler...

Yolun başında bir yapılı çeşmede öndekiler avuç avuç suç içmeye başladılar.

Susuzluktan ağzımın  kurumasına rağmen burada değilde sanki bir başka çeşme basına konaklanınca içerim beklentisi ağır basıyordu.

Orada konaklamayınca içimde ki sevincin dışta görünmesin diye  hiç sevmediğim karanlık geceye adeta sığındım...

Sağıma  soluma durmadan, farkettirmeden bakıyordum.
Yanında geçtiğimiz tarlaların, şekok, dardağan, ceviz, aluç  ağacın bana gece olmasına rağmen baktığını his ediyordum...

Yavaşça dokunup „tekrar bak geldim“ diyor, hasret giderir  gibiydim.

Evet, evet yanılmıyordum şu dört bir tarafı  tarlalarla çevrili yüksek armut ağacına ne çok tırmanmıştım...

Ya şu sol taraftaki dalları hala yerlere eğilen şekok ağacı ve yanındaki küçük elmalı ağaç...
Aha az ilerisindeki kavak ağacın yanındaki dut ağacı.da rüzgarın esintisiyle  sanki „ gel yine dallarıma tırman, bak dutlarım olgunlaşmış“ fısıltısını seslendiriyordu gibiydi...

Önün de geçtiğim çalı çırpının etrafını sardığı harman yerini görünce dizlerimin bağları çözülür gibi oldu...
Ani bir güçle önümde gidenin ardı sıra bakıp  adım atmaya başladım...

Harmanı geçip İki katlı yıkık ev karanlıkta yüzünü saklamış iki gözü  iki çeşme misali ağlıyan neneme benzetiyorum...

yikikpagYaz aylarında çardağında yıllanların olduğu ev damın önünde geçiyoruz...
Yan gözle bakıyorum, acaba hala çardağın altında Dapira Keje sepilerine taktiği yayıkla mı uğraşıyor?

Yok ağıtvarı sesini biraz gürültülü esen ruzgara devretmiş olmalı...

Büyük ceviz ağacın altında geçerken sol tarafta yarı kesilen büyük kavak ağaçlarına gözüm takılıyor...

_“Bu akşam buradaki çeşmenin başında konaklanacağız“ diyen sese içimde teşekür ediyorum...
Önümdekileri geçip „Qale Sipi çeşmesi“ne Eğiliyorum...

Kaynak, doğal taşların arasında akıyordu.

Önüne ağaçtan şu toplaması için kovuk yapılmıştı.

Önündeki  hopik içindeki çakıltaşları ay ışığın etkisiyle   parlıyordu... Ve kurbağaların seslerini duyunca hiçde çok uzaklaşmadığım duygusu  gelip yüreğime yerleşiyor.

Başımı kaldırıp bakınca  hep üzerine tırmandığım dallarında yeşil eriklerin ışıldadığı ağacı görünce içimi sevinç kaplıyor.

Tekrar  tekrar bakıyorum,  eski de olduğu gibi  saçları çok örüklü, yüzünde çil  olan bir  kız çocuğu bana muzipçe bakıyor duygusu sarıyor....

Karanlık olmasına rağmen nenemin üzerinde yaktığı mumların izini taşların üstünde bulmak için  bakıyorum.
Sonra eskiden olduğu gibi başımı eğip suyu kana kana içiyor ve kokluyorum doyasıya...

Evet ya,  bu  işte, bu suyu hiç mi hiç  unutmam, tıpkı sevdiklerim gibi, vefa borcu gibi yanıbaşımda hep taşırım...

Eğilip kana kana içtiğim Qale Sipi Çeşme Suyunu birazda yüzüme, saçlarıma serpiştirip yana çekiliyorum...

Sonra iki grup halinde uyumak ve nöbetçiler tespit ediliyor...

Çok istememe rağmen köyün içinde değil de dışında bana nöbeti gecenin bir vaktinde veriyorlar...
Halbuki bıraksalar sabaha kadar tüm nöbetleri tutmaya razıyım...

Nöbet tuttuğum yerde çocukluğumun geçtiği ceviz ağaçların  başı olunca  çocukluğumla yarenlik edip duruyorum...

Nöbet değişimi için gelen arkadaşa  yeri bırakıp grubun yanına dönüyorum ancak gözlerim bir kaç metre uzaklıktaki yıkık Pağ’ın çağrırmasına dayanamıyor...

Yavaşca  gidip yıkılmış  duvara sırtımı  verip kaskatı oturuyorum...

Ağlamamak için dışlerimi kenetliyorum...

Fakat gözlerime sözüm geçmiyor ki,  yaşlar yanaklarımda yuvarlanıyor...

Bir zamanlar etrafında koştuğum bu duvar bana neler neler anlatmıyor ki, bunun etrafı cıvıldı cıvıldı...
Böyle yıkık değildi ki...

İçinde ben doğmuştum.
Bu ceviz ağaçların, erik, vişne ve şekok ağaçların etrafında hala ayak izlemim vardı...
Şimdi  bu yıkık duvar bana o gamsız çocukluğun çok uzakta kaldığını haykırıyordu...ya ben ben kime haykıracağım, tüm mesele burada saklı...

Bu diyarda doğup büyümüştüm.

Şu karşıdaki tepenin başında kurulan köye her gün okula gidip geliyordum...

Buralar neden şimdi bana bu kadar yabancı ve yıkık, küskün,  hüzün, acı kokuyor, ne olmuştu, nasıl bu duruma gelmişti?

Bu yıkık duvar neden sesizce başını eğip suskunluğa benim gibi mahkum olmuş ki, çığlık çığlığa bağırması gerekmiyor mu, fakat, evet ya, hep bir „fakat“ gizli değil mi?

Dersim,  sen eksik kalan yanım

yüreğim, dapiramın, yarim

uzaktaki özlemim

bahar gülüşlü çocukğun sevdiği  diyar

yüreğimin sevdası kadar güzel, narin

dokunamadığım   özlemim, yüreğim, yarim

düşlerimin mavi rengi
 
sen benim ülkem..


Elif ORHAN

Yorumlar   

 
+1 #1 EleştriKazım Zorlu 12-09-2012 17:42
Beklediğim öykü değil,ancak onun izleri,kokusu var.Dünya için yazmalısın Hemşerim.Ne bölge için ve ne de ülke için değil.Hayır!Dün ya için SEvgili Elif.Bu yüzden de dünya kadar emek vermelisin,yazd ığın her satıda buram buram terlemelisin,öl üp ölüp dirilmelisin ve yazdıktan onra da üstünden dünya kadar ağırlık kalkmış gibi,o mutlulukla o hazla uçmalısın..
Mesela,başka ülkeden biri okusa o "Nöbet" meselesine şaşırır,bu da nerden çıktı,ne anlatıyor diye..Ama eminim bunlar öyküye götürecek öyküler..Evet bunlarsız "oraya" varmak mümkün değil,naçizane tavsiyem,yayınl amakta acele etme..selamlar sevgiler..
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile