Yazdır

Kaç Çeşit İnsan Var?

Yazar: Administrator Aktif .

 

yildizlaraElif ORHAN

"...Ve bu yıkımlarla nasıl başedilir ki, belki de  inandığı jarlara yüz sürmek isyanını dillendirdiği gibi acısını anlatmış olur..
Yanlızca teseliye sığınmak bu olmalı.."


Kaç Çeşit İnsan Var?

 

En sevdiğim renklerle bezenmiş giysileriyle aniden karşıma çıkmıştı...

Gözüme; duruşunda anlatmak istediği önce çarpıyorsada sesini arıyorum..

Deneyimlerimde biliyorum ki   İnsanın sesi çok şey anlatır. 

Nedir-kimdir, sesin tonu, seçtiği sözcükler çok sıradan olsa bile  nasıl davranmam gerektiğini içgüdülerim beni  bir keşifçi gibi yönlendiriyor....
Başımı kaldırınca  gözgöze geliyoruz..

Heybetli olduğu kadar keder barındıran yüzüne  gözlerim takılıyor, ne çok şey anlatıyor, sesin  bu gözlerin anlatığının anlatamadığını kendime itiraf ediyorum...

Yabancı gelmeyen tavır, duruşu …

Gözleri bir asırlık tasayı içinde barındırıyor gibi  derin mi derin.



İçime dolan acıyla birlikte garip bir ürperti sarıyor.

Yüzümemde dolaşan  o  biraz kısılmış, ıpıslak,  alev alev  gözlerine takılıp kalıyorum..
Aklıma masallar ve düşler birbiri ardına  hücum ediyor....

Aşina  gelen  tavır, duruş,  bakışlarına  hüzünlendiğim kadar içimde saygı ve şefkat  daha ağır  basıyor....

Yolun bir dönecinde olmanın sancılarını taşıdığım için telkimli olmakla birlikte başımı tekrar çevirip baktığımda bana bakan acı yüklü gözlerinde  sorgunun olmadığını yanlızca anlatmak istediklerini okuyunca yaklaşma gereğini duyup  alışkanlıkla hep yaptığım gibi usulca omuzuna dokunuyorum..

Nereden edindimse   bu özelik bana korkulacak bir şey yok mejasını veriyor, dokunmaya çekindiğim de  hep sonunda tahmin edemediğim kadar sorun getirdiğini yine deneyimlerim ve altıncı hissimin güçlü olduğunda biliyorum...

Tanıdık yanları öyle çok ki, gözlerine dolan yaşlara baktığımda aslında   kendi gözlerim olduğunu  görüyor ve beni çeken bu yanı  çok  güçlü..

Ya Xızır, bu coğrafyada neden kadınların tülbentlerin ucu hep gözyaşı kokuyor,  çok güldükleri zaman bile içlerinde canlarını acıtan saklı keskin biçağın varlığını çabucak ele veriyorlar..

Her birinin boğazına takılan bu hıçkırıklar bir yerde durulmuyor ki..
Bakan gözlerinde bu sorunun cevabını bilmek beni ona yaklaştırdığı kadar ürkütüyor için için..
Ya erkek olmanın getirdiği toplumsal ağır sorumluluktan dolayı ıslanan gözlerini sağa sola çeviren  elleri nasırlı erkekler…
Ya  şu yüksek taşın yamacına sırtını dayamış çocuklar çabuk büyümüyorlar mı?

Nerede başlamalı, nasıl anlatmalı, yolun beni  bir dönemecin başına getirisini  nasıl anlatayım, cevaplamaktan zorlanınca susmayı terci ediyorum..

Sözün bittiği yer mi, anılar  ansızın saklandıkları kuytuda başını uzatıp sır veriyorlar.
Saklamak nafile.

Geriye çekilip önüm sıra yüremesini seyrederek zaman kazanmanın yolunu arıyorsamda yüreğimin sesi var gücüyle kulaklarımda çınlıyor.

Ahh bu ses, bu ses  değil mi geceler boyu uykuyu bana haram eden, bu ses değil mi yıllar yıllı gözlerimin önünde hayallerin izinin silinmesine izin vermeyen, bu ses değil mi beni böyle dönemeçlerin bir yerinde  sanki  beklenen varmış gibi bir sağa bir sola baktıran ..

Tekrar  sesizlige  gömülene göz atıyorum..
Evet, evet  ya, haklıymışım.
Bu diyarların  insanları  boynu bükük, gözleri yaşlı ve  giyimlerinde yoksulluk olmasına rağmen giydiklerini taşıyan,  kendilerine has saygınlık uyandıran bir tılsımları var..

İnsanı bir mıktanış gibi çekiyor kendine…

Yanım sıra  gidenin yürüyüşü  bana bir zamanlar çocukluğumun geçtiği dağ köyündeki harmanlığın yanı başındaki  çınarın heybetini hatırlatıyor..

Bakışlarında burukluk ve  gözlerinde  toplanan yaşların  verdiği parlaklık yüreğim dağlıyor.
Gözgöze gelmekten ürküp Jel dağın gerisinde doğup  Qemere Bımbarek’e doğru yol alan  güneşe başımı çeviriyorum.

Ona  doğru döndüğümde gözlerinı Qemere Bımbarek'e adeta kilitlenmiş gibi duruyor...

Batan güneşe karşı dua ettiğini dudakların kımıldanışında fark edince usulca yamacına yaklaşıp duyma merakı sarıyor beni...

Ben yokmuşum gibi uzunca güneşe mi yoksa karşıda görünen kutsadığı jarlarına mı yakınıyor,  belkide ikisini bütünleştirmiş.

Tekrar bakıyorum sitem barındıran yanı yok ve  içinde kaderine teslim olmayıda hiç mi hiç barındırmıyor.

Sonra sesini duyuyorum dalga dalga..

dapir-„…Bir ömür sürdüm bu topraklarda.
Neler neler görmedim ki, nasıl anlatayım, nere de başlıyayım,  cigeramın biz  acıları içimize gömerek  yaşadık, suskun kaldık...
Bu diyarlarda kadınların tülbentleri ve erkeklerin parmak uçları  her daim göz yaşı kokar...
Bunun için şimdi yola  düştüm.
Gideceğim  taa  Qemere Bimbarek ve Jarların en yüksek tepesine...
Yakaracağım tüm yüz sürdüğüm kutsamışlıklara…
Artık çocuklarımızın yüzü gülsün,  hak etmediğimiz acılar  payımıza çok düştü.. çocuklarımız mahsum...
Yoksa güneş bu Jarlar diyarın üzerine bu gidişle doğmaz, terk eder.
Bilirim, ben yaşadım ve  yaşananların şahidiyim...“

Önümde o heybetli, mağrur yürüsüyle  yürüyüp gidiyor..
Bir an arkasına bakakalıyorsam da içimdeki ses galip geliyor ki peşi sıra bende kendimi gider buluyorum..

Evet ya, bu diyarların ağıtları hep Munzur başına vurmak zorunda mı, insana dair umudu tüketenler  tekrar yönünü jarlara mı çevirmeli, ya yıkılıp dümdüz olan köy, mezra-kom, yaylalar,  darmadağınık olan insanlar, ya gerye dönüp bakmaya gelenlerin iki cümlede kendilerini anadilde ifade etmemeleri, velhasil zor.

Ve bu yıkımlarla nasıl baş edilir, belkide  inandığı jarlara yüz sürmek isyanını dillendirdiği gibi acısını anlatmış olur.

Yanlızca teseliye sığınmak bu olmalı...

Son bir gayretle  peşinde koşup içimde gelip dudaklarıma kilit vuramadığım soru orta yere  dökülüyor.

_“Görmüş geçirmiş biri olarak bana söyler misin,  kaç çeşit insan var?“

Ipıslak parlak gözlerini yüzümde uzunca tuttuktan sonra diyor ki;

_“Iki çeşit insan vardır; görmek istediğin ve görmek istemediğin...

Görmek istediklerinde güzellik, sevgi, emek, bağışlanma, tolerans, iyilik,   vefa, adil, kanatkarlık akar...
Varlığın bununla  değer kazanır...

Görmek istemediklerinden bunların izi de yok, bak onlara dokunma-hatırlama,  yanlızca ulu divana havale et benim gibi…“diyor..

Yani siyah ve beyaz, var ile  yok gibi..

Bardağın dolu  ve boş tarafı ..

Var ile yokluğun arasındaki o derin uçurum...

Sonra tekrar bana dönüp usulca mırıldanıyor;

_“Bu diyarlara koşup gelen  her biri  anıların peşinde dolanıp  hüzün topluyor...
Lakin  biliyorum ki cigeramın bu gidişatın  sonu gün gelir  selamet olur...
Umut iyiliği, güzeliği, hoşgörüyü getirir.
Bak güneş  şimdi batıyorsa yarın tekrar bu toprakları aydınlatır, sakın bunu unutma...“

Evet, evet  ya biliyorum, güneş yarın yine  doğar.

 Sonra bu diyarlarda bahar gülüşlü çocuklar halaya tekrar duracakları günün  yarından daha yakın olmayacığını kim söyler ki, umut iyiliği, güzeliği, temizliği ve  vefayı getiriyor...

Elif ORHAN

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile